Av. Arb. Yakup ERİKEL, Kurucu Ortak | Erikel & Partners
“… Bu çalışma, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.09.2025 tarihli, E.2025/5177, K.2025/6092 sayılı kararında benimsenen hukuki yaklaşımın değerlendirilmesi amacıyla hazırlanmıştır …”
ÖZET
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.09.2025 tarihli, E.2025/5177 K.2025/6092 sayılı kararında; arabulucunun aynı zamanda taraflardan birinin vekili olması halinde tarafların açık muvafakatlerinin arabuluculuk faaliyetini geçerli hale getirmeyeceği kabul edilmiştir. Daireye göre devam eden vekâlet ilişkisi bulunan arabulucunun tarafsızlığından şüphe edilmesi söz konusu olmayıp, tarafsız olmadığı kesin olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun 9/2. maddesinde öngörülen açıklama ve muvafakat mekanizmasının bu tür durumlarda uygulanamayacağı sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışma, söz konusu kararın arabuluculuğun temelini oluşturan taraf özerkliği, gönüllülük, tarafsızlık ve hukuki güvenlik ilkeleri bakımından doğurduğu sonuçları incelemektedir. Çalışmada, devam eden vekâlet ilişkisinin ciddi bir menfaat çatışması oluşturduğu kabul edilmekle birlikte, tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerinin hiçbir hukuki sonuç doğurmadığı yönündeki yaklaşımın tartışmaya açık olduğu, özellikle 6325 sayılı Kanun'un sistematiği ve taraf özerkliği ilkesi bakımından farklı değerlendirmelerin mümkün bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Arabuluculuk, tarafsızlık, vekâlet ilişkisi, menfaat çatışması, taraf muvafakati, taraf özerkliği.
I. GİRİŞ
Arabuluculuk, uyuşmazlığın çözümünü esas itibarıyla tarafların iradesine bırakan ve modern hukuk sistemlerinde giderek daha fazla önem kazanan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden biridir. Türk hukukunda 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu ile düzenlenen sistem, tarafların kendi çözümlerini üretmelerini esas almakta; arabulucuya ise çözüm dayatma yetkisi değil, süreci yönetme görevi vermektedir.
Bu sistemin temelinde iki ana ilke bulunmaktadır. Bunlardan ilki taraf özerkliği, diğeri ise tarafsızlıktır.
Taraf özerkliği, tarafların süreci yönetebilmesini ve çözümü belirleyebilmesini ifade ederken; Tarafsızlık ilkesi, arabulucunun uyuşmazlığın taraflarına eşit mesafede durmasını ve herhangi bir taraf lehine hareket etmemesini gerektirmektedir.
Uygulamada zaman zaman bu iki ilkenin çatıştığı durumlarla karşılaşılmaktadır. Arabulucunun taraflardan biriyle mevcut veya geçmiş mesleki ilişkisinin bulunması, bu çatışmanın en belirgin örneklerinden biridir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.09.2025 tarihli kararında, arabulucunun aynı zamanda davalı işverenin vekili olması nedeniyle tarafların açık muvafakatlerinin hukuki sonuç doğurmayacağı kabul edilmiştir. Kararda özellikle;
“Vekilliği devam eden arabulucunun tarafsız olamayacağı şüpheli değil, kesindir. Tarafların muvafakati dahi varılan bu sonucu değiştirmez.” şeklindeki tespit dikkat çekmektedir.
Kararın merkezinde yer alan hukuki sorun, arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunmasının, tarafların bilgilendirilmiş muvafakatleriyle aşılabilecek bir durum mu yoksa mutlak bir yasak mı oluşturduğu sorusudur. Bu çalışma, söz konusu soruya arabuluculuğun temel ilkeleri ve 6325 sayılı Kanun'un sistematiği çerçevesinde cevap aramaktadır.
II. KARARIN KONUSU VE YARGITAY'IN HUKUKİ KABULÜ
İnceleme konusu olayda arabulucunun aynı zamanda davalı işverenin vekili olduğu anlaşılmaktadır. Arabuluculuk tutanağında bu durumun taraflara açıklandığı ve tarafların bu hususu bilerek arabulucunun süreci yürütmesine muvafakat ettikleri belirtilmiştir. Buna rağmen Yargıtay, 6325 sayılı Kanun'un 9/2. Maddesinde düzenlenen muvafakat mekanizmasının somut olayda uygulanamayacağı sonucuna ulaşmıştır.
Daireye göre kanunun öngördüğü muvafakat sistemi, tarafsızlıktan şüphe duyulabilecek durumlar için kabul edilmiştir. Buna karşılık devam eden vekâlet ilişkisinde artık tarafsızlıktan şüphe edilmesinden değil, tarafsızlığın kesin olarak ortadan kalkmasından söz edilmelidir. Bu nedenle tarafların açık muvafakatleri bulunsa dahi arabuluculuk faaliyetinin usulüne uygun yürütüldüğünden söz edilemeyeceği kabul edilmiştir.
Kararın temel dayanağını, avukatın müvekkiline karşı sadakat ve özen yükümlülüğünün devam ettiği sürece arabuluculuk faaliyetinde tarafsız davranmasının mümkün olmadığı yönündeki kabul oluşturmaktadır.
III. YARGITAY'IN "KESİN TARAFSIZLIK KAYBI" KABULÜNÜN HUKUKİ TEMELLERİ
İnceleme konusu kararda Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, arabulucunun aynı zamanda davalı işverenin vekili olması halinde tarafların açık muvafakatlerinin arabuluculuk faaliyetini geçerli hale getirmeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Daireye göre bu durumda arabulucunun tarafsızlığından şüphe duyulmasından değil, tarafsızlığını kesin olarak kaybetmiş olmasından söz edilmelidir.
Kararın dayandığı temel düşünce, avukatlık mesleğinin niteliği ile arabuluculuk faaliyetinin gerektirdiği tarafsızlık yükümlülüğünün aynı anda bağdaşamayacağı yönündedir. Bilindiği üzere avukat, müvekkilinin hak ve menfaatlerini korumakla yükümlüdür. Avukatlık ilişkisinin temelinde güven, sadakat ve temsil bulunmaktadır. Avukat, vekâlet görevi devam ettiği sürece müvekkilinin yararına hareket etmek, onun hukuki menfaatlerini korumak ve zarar görmesini önlemekle yükümlüdür.
Buna karşılık arabulucu, uyuşmazlığın taraflarına eşit mesafede durmak zorundadır. Arabulucunun görevi, taraflardan herhangi birinin menfaatini korumak değil; taraflar arasındaki iletişimi sağlamak ve müzakere sürecinin sağlıklı şekilde yürütülmesine katkıda bulunmaktır. Bu çerçevede Yargıtay, devam eden vekâlet ilişkisinin arabulucunun tarafsızlığını yalnızca şüpheli hale getirmediğini, doğrudan ortadan kaldırdığını kabul etmektedir. Kararda yer alan;
"…Vekilliği devam eden arabulucunun tarafsız olamayacağı şüpheli değil, kesindir…" şeklindeki ifade, Dairenin konuya yaklaşımını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Gerçekten de aynı kişinin bir taraftan müvekkilinin menfaatlerini koruma yükümlülüğü altında bulunurken, diğer taraftan aynı uyuşmazlık bakımından tarafsız üçüncü kişi sıfatıyla hareket etmesinin uygulamada ciddi sakıncalar doğurabileceği ileri sürülebilir. Özellikle iş uyuşmazlıklarında işveren vekili olarak görev yapan bir avukatın, müzakereler sırasında sahip olduğu bilgi birikimi, kurumsal ilişki ve mesleki bağlılık nedeniyle işveren lehine bilinçli veya bilinçsiz şekilde hareket etme ihtimali bulunduğu savunulabilir.
Bu bakımdan kararın temel amacı, yalnızca somut olaydaki tarafları değil, aynı zamanda arabuluculuk kurumuna duyulan genel güveni korumaktır. Zira arabuluculuğun etkin biçimde işleyebilmesi için tarafların, süreci yöneten kişinin tarafsızlığı konusunda tereddüt duymamaları gerekir.
Nitekim bu yaklaşım benimsendiğinde, tarafsızlık ilkesinin yalnızca fiilen tarafsız olmayı değil, aynı zamanda objektif olarak tarafsız görünmeyi de içerdiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay, tarafların muvafakatlerini yeterli görmemiş; devam eden vekâlet ilişkisinin bizzat kendisini arabuluculuk faaliyetinin sağlıklı yürütülmesine engel kabul etmiştir.
Bu yaklaşım, arabuluculuk kurumuna duyulan güvenin korunması bakımından güçlü gerekçelere dayanmakta olup, ilk bakışta kendi içerisinde tutarlı bir sistematik oluşturmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu kabulün 6325 sayılı Kanun'un taraf özerkliği anlayışı ve Kanun'un 9/2. maddesinde öngörülen muvafakat mekanizması ile ne ölçüde bağdaştığı ayrıca değerlendirilmelidir.
IV. AVUKATLIK MESLEĞİNİN SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ İLE ARABULUCULUK FAALİYETİNİN İLİŞKİSİ
İnceleme konusu Yargıtay kararının temelinde, avukatlık mesleğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü ile arabuluculuk faaliyetinin gerektirdiği tarafsızlık yükümlülüğü arasındaki ilişki bulunmaktadır. Gerçekten de avukatlık mesleği, sıradan bir vekâlet ilişkisi niteliğinde değildir. Avukat, müvekkilinin hak ve menfaatlerini korumak, hukuki yararlarını gözetmek ve temsil görevini özenle yerine getirmekle yükümlüdür. Avukatlık Kanunu'nun 34. maddesinde de avukatların üstlendikleri görevleri özen, doğruluk ve onur içerisinde yerine getirmeleri gerektiği düzenlenmiştir.
Avukat ile müvekkil arasındaki ilişki, güven ve sadakat esasına dayanmaktadır. Avukat, vekâlet görevi devam ettiği sürece müvekkilinin menfaatlerini korumak ve ona zarar verebilecek davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük yalnızca dava ve takip işlemlerini değil, müvekkilin hukuki menfaatlerini ilgilendiren tüm faaliyetleri kapsamaktadır. Buna karşılık arabuluculuk faaliyetinin temelinde tarafsızlık ilkesi bulunmaktadır. Arabulucu, taraflardan herhangi birinin menfaatini koruyan kişi değil; taraflar arasındaki müzakere sürecini yöneten ve iletişimi kolaylaştıran bağımsız üçüncü kişidir. Arabulucunun görevi, taraflardan birinin lehine sonuç elde edilmesini sağlamak değil; tarafların kendi çözümlerini üretmelerine yardımcı olmaktır.
Bu nedenle avukatlık mesleğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü ile arabuluculuk faaliyetinin gerektirdiği tarafsızlık yükümlülüğü arasında belirli bir gerilim bulunduğu kabul edilmelidir. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de inceleme konusu kararında bu noktadan hareket etmiş; devam eden vekâlet ilişkisinin bulunduğu hâllerde arabulucunun tarafsızlığının şüpheli değil, kesin olarak ortadan kalktığını kabul etmiştir.
Gerçekten de müvekkilinin menfaatlerini korumakla yükümlü olan bir avukatın, aynı uyuşmazlık bakımından tarafsız üçüncü kişi sıfatıyla görev yapmasının uygulamada çeşitli sakıncalar doğurabileceği ileri sürülebilir. Özellikle müvekkiline ait bilgi ve belgelerden haberdar olması, uzun süredir devam eden mesleki ilişkinin etkisi ve sadakat yükümlülüğünün devam etmesi, tarafsızlık görünümünü zedeleyebilecek unsurlar olarak değerlendirilebilir. Ancak bu noktada cevaplanması gereken soru, söz konusu ilişkinin her durumda ve kendiliğinden mutlak taraflılık sonucunu doğurup doğurmadığıdır.
Başka bir ifadeyle, avukatlık mesleğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğünün bulunması ile arabulucunun tarafsızlığını fiilen kaybetmiş olması aynı hukuki sonuç olarak mı değerlendirilmelidir? Kanaatimizce bu soruya verilecek cevap, inceleme konusu kararın değerlendirilmesinde belirleyici öneme sahiptir. Çünkü devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması hâlinde dahi, hukuk düzeninin bu duruma hangi sonucu bağlayacağı hususu ayrıca tartışılmalıdır. Sorun yalnızca sadakat yükümlülüğünün varlığı değil; bu yükümlülüğün tarafların açık muvafakatleri karşısında nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir.
Bu nedenle devam eden vekâlet ilişkisinin arabuluculuk faaliyetine etkisi değerlendirilirken, yalnızca Avukatlık Kanunu'nun öngördüğü sadakat yükümlülüğünün değil; aynı zamanda 6325 sayılı Kanun'un taraf özerkliğini esas alan sistematiğinin de birlikte dikkate alınması gerekmektedir.
V. HUAK m. 9/2'NİN LAFZI, AMACI VE UYGULAMA ALANI
6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun 9. maddesinin ikinci fıkrasında;
"Arabulucu, tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektirecek önemli hâl ve şartların varlığı hâlinde bu hususta tarafları bilgilendirmekle yükümlüdür. Bu açıklamaya rağmen taraflar arabulucudan birlikte talep ederlerse, arabulucu bu görevi üstlenebilir veya üstlenmeyi sürdürebilir." hükmüne yer verilmiştir.
Kanun koyucu bu düzenleme ile arabulucunun tarafsızlığına ilişkin tereddüt doğurabilecek bazı durumların ortaya çıkabileceğini peşinen kabul etmiş ve bu gibi durumlarda izlenecek yöntemi belirlemiştir.
Madde metni incelendiğinde üç aşamalı bir sistem öngörüldüğü görülmektedir: Birinci aşamada, arabulucunun tarafsızlığından şüphe edilmesini gerektirecek önemli bir hâl veya şartın bulunması gerekir. İkinci aşamada, arabulucu bu durumu taraflara açıklamak ve gerekli bilgilendirmeyi yapmakla yükümlüdür. Üçüncü aşamada ise taraflar, yapılan açıklamaya rağmen arabulucunun göreve devam etmesini birlikte talep edebilirler.
Dolayısıyla kanun koyucu, tarafsızlık konusunda ortaya çıkabilecek her durumun otomatik olarak arabuluculuk faaliyetini sona erdirmesi gerektiğini kabul etmemiştir. Aksine belirli şartlar altında tarafların bilgilendirilmiş iradelerine hukuki sonuç bağlamıştır. Bu noktada cevaplanması gereken temel soru şudur: Kanunun öngördüğü muvafakat mekanizması hangi durumlar bakımından uygulanabilir kabul edilmelidir?
Yargıtay inceleme konusu kararında, devam eden vekâlet ilişkisinin bu kapsamda değerlendirilemeyeceğini kabul etmiştir. Daireye göre kanunun aradığı durum, tarafsızlıktan şüphe duyulabilecek hâllerdir. Oysa mevcut vekâlet ilişkisinde tarafsızlıktan şüphe edilmesi değil, tarafsızlığın kesin olarak ortadan kalkması söz konusudur. Bu yorumun kendi içerisinde belirli bir mantıksal bütünlüğe sahip olduğu kabul edilmelidir. Gerçekten de "şüphe" kavramı ile "kesinlik" kavramı aynı hukuki durumu ifade etmemektedir.
Ancak madde metni incelendiğinde, hangi hâllerin taraf muvafakatiyle aşılabileceği ve hangi hâllerin mutlak yasak oluşturacağı konusunda açık bir ayrım yapılmadığı da görülmektedir. Kanun koyucu, tarafsızlıktan şüphe doğurabilecek durumları tek tek saymamış; genel bir ifade kullanmayı tercih etmiştir. Bu nedenle maddenin uygulama alanının belirlenmesinde yalnızca lafzın değil, düzenlemenin amacı ve arabuluculuk kurumunun genel sistematiğinin de dikkate alınması gerekmektedir.
Arabuluculuk kurumu özünde taraf iradesine dayanmaktadır. Taraflar arabulucuyu seçebilmekte, değiştirebilmekte ve süreci istedikleri anda sona erdirebilmektedir. Bu derece geniş bir taraf özerkliğinin kabul edildiği bir sistemde, tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerine hangi ölçüde hukuki sonuç bağlanacağı sorusu büyük önem taşımaktadır.
Nitekim maddenin gerekçesi ve sistematik konumu birlikte değerlendirildiğinde, düzenlemenin amacının yalnızca arabulucunun tarafsızlığını korumak değil; aynı zamanda tarafların bilinçli tercih yapabilmelerine imkân tanımak olduğu söylenebilir. Bu nedenle 9/2. maddenin yorumunda yalnızca tarafsızlık ilkesine değil, arabuluculuk kurumunun temelini oluşturan taraf özerkliği ilkesine de gereken ağırlığın verilmesi gerekir. Aksi hâlde kanun koyucunun açıkça öngördüğü muvafakat mekanizmasının uygulama alanı önemli ölçüde daralacak ve taraf iradesine tanınan hukuki değer sınırlanmış olacaktır.
Bu noktada tartışılması gereken husus, devam eden vekâlet ilişkisinin gerçekten her durumda ve istisnasız biçimde taraf muvafakatiyle giderilemeyecek mutlak bir yasak oluşturup oluşturmadığıdır. Kanaatimizce bu sorunun cevabı, yalnızca madde lafzından hareketle değil; arabuluculuk kurumunun amacı, taraf özerkliği ilkesi ve ölçülülük ilkesi birlikte değerlendirilerek verilmelidir. Kanun koyucu, tarafsızlıktan şüphe doğurabilecek hâlleri sınırlı şekilde saymamış; genel bir kavram kullanmayı tercih etmiştir. Bu durum, maddenin uygulama alanının yorum yoluyla belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Ancak yorum yapılırken, düzenlemenin yalnızca tarafsızlığı koruma amacına değil, tarafların bilgilendirilmiş tercihlerine hukuki sonuç bağlama amacına da hizmet ettiği gözden kaçırılmamalıdır.
VI. DEVAM EDEN VEKÂLET İLİŞKİSİ HER DURUMDA MUTLAK TARAFSIZLIK KAYBI SONUCUNU DOĞURUR MU?
İnceleme konusu kararın merkezinde yer alan kabul, devam eden vekâlet ilişkisinin arabulucunun tarafsızlığını yalnızca şüpheli hâle getirmediği, doğrudan ve kesin olarak ortadan kaldırdığı yönündedir. Gerçekten de avukatlık mesleğinin temelinde müvekkile bağlılık, sadakat ve menfaatlerin korunması yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, aynı kişinin hem bir tarafın vekili hem de tarafsız üçüncü kişi sıfatıyla hareket etmesinin önemli sakıncalar doğurabileceği açıktır. Ancak tartışılması gereken husus, bu durumun her somut olayda ve istisnasız biçimde mutlak taraflılık sonucunu doğurup doğurmadığıdır.
Yargıtay kararında kullanılan "kesindir" ve "kaçınılmazdır" ifadeleri, hukuki bir karineden öte, aksi ispat edilemeyen mutlak bir kabul ortaya koymaktadır. Oysa hukuk düzeninde mutlak karinelere istisnai olarak başvurulmaktadır. Bunun nedeni, somut olayların çeşitliliği karşısında kategorik çözümlerin her zaman adalete hizmet etmeyebilmesidir.
Nitekim devam eden vekâlet ilişkisinin varlığı ile arabulucunun fiilen taraflı davranmış olması aynı olgu değildir. Birinci durumda mevcut olan şey, tarafsızlığı etkileyebilecek nitelikte bir menfaat ilişkisidir. İkinci durumda ise tarafsızlık yükümlülüğünün somut olarak ihlal edilmesi söz konusudur. Bu iki durum arasında hukuki sonuç bakımından ayrım yapılması gerektiği düşünülebilir. Gerçekten de bir arabulucunun taraflardan biriyle vekâlet ilişkisinin bulunması, onun tarafsızlığını etkileyebilecek ciddi bir risk oluşturabilir. Ancak bu riskin varlığı ile taraflı davranışın gerçekleştiğinin peşinen kabul edilmesi farklı değerlendirmelerdir.
İnceleme konusu kararda ise bu ayrımın ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Karar, menfaat çatışması ihtimali ile tarafsızlığın fiilen ortadan kalkmasını aynı hukuki sonuç altında değerlendirmektedir.
Kanaatimizce bu yaklaşım belirli yönlerden tartışmaya açıktır. Çünkü arabuluculuk faaliyetinin temel amacı, tarafların kendi çözümlerini üretmelerine yardımcı olmaktır. Arabulucu, hakem veya hâkim gibi uyuşmazlığı çözen kişi değildir. Son karar ve nihai irade taraflara aittir. Bu nedenle tarafların arabulucunun mevcut durumunu bilerek ve anlayarak sürece devam etmeleri halinde, ortaya çıkan iradenin tamamen hukuki değerden yoksun kabul edilmesi ayrıca değerlendirilmelidir.
Özellikle tarafların;
durumunda ortaya çıkan muvafakatin hukuk düzeni bakımından hiçbir sonuç doğurmadığının kabul edilmesi, arabuluculuğun gönüllülük esasına dayanan yapısı ile tam olarak örtüşmeyebilir.
Diğer taraftan, mevcut vekâlet ilişkisinin bulunması hâlinde tarafların ekonomik veya sosyal bakımdan zayıf konumda bulunmaları nedeniyle muvafakatlerinin her zaman özgür iradeyi yansıtmayabileceği de ileri sürülebilir. Özellikle iş uyuşmazlıklarında işçi ile işveren arasındaki güç dengesizliği dikkate alındığında, bu argümanın önemli ölçüde haklılık payı bulunmaktadır. Ancak bu durum dahi tek başına bütün uyuşmazlıklar bakımından mutlak geçersizlik sonucuna ulaşılmasını zorunlu kılmayabilir.
Zira hukuk tekniği bakımından temel sorun, mevcut vekâlet ilişkisinin bulunup bulunmadığından çok; bu ilişkinin somut olayda müzakere sürecini etkileyip etkilemediği ve tarafların iradelerini sakatlayıp sakatlamadığıdır.
Bu nedenle devam eden vekâlet ilişkisinin ciddi bir menfaat çatışması oluşturduğu kabul edilmekle birlikte, bu durumun her olayda ve kendiliğinden mutlak taraflılık sonucunu doğurduğunu kabul etmek yerine; somut olayın özelliklerini dikkate alan daha esnek bir yaklaşımın da mümkün olduğu söylenebilir. Ayrıca, devam eden vekâlet ilişkisinin etkileri değerlendirilirken arabulucunun üstlendiği kolaylaştırıcı fonksiyonun da göz ardı edilmemesi gerekir. Arabuluculuk faaliyetinin temel amacı, taraflar arasında iletişimi güçlendirmek ve uzlaşma zemini oluşturmaktır. Bu kapsamda, taraflardan birini yakından tanıyan veya onun kurumsal yapısına hâkim olan bir arabulucu, bazı durumlarda uyuşmazlığın çözümüne önemli katkılar sağlayabilmektedir.
Özellikle işvereni yakından tanıyan bir arabulucunun, normal şartlarda olumsuz sonuçlanabilecek bir müzakere sürecini uzlaşmayla sonuçlandırabilme ihtimali bulunmaktadır. İşveren üzerinde güven ilişkisine dayalı bir etkiye sahip olan kişinin, tarafları çözüme yönlendirmesi ve uzlaşmayı teşvik etmesi uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu nedenle mevcut ilişkinin yalnızca tarafsızlık bakımından değerlendirilmesi, arabuluculuğun özünü oluşturan kolaylaştırıcılık fonksiyonunun yeterince dikkate alınmaması sonucunu doğurabilir.
Kuşkusuz bu durum, devam eden vekâlet ilişkisinden kaynaklanan menfaat çatışmasını ortadan kaldırmaz. Ancak hukuki değerlendirme yapılırken söz konusu ilişkinin yalnızca doğurabileceği sakıncaların değil, arabuluculuk sürecine sağlayabileceği katkıların da göz önünde bulundurulması gerektiği söylenebilir. Bu yönüyle bakıldığında, arabulucunun taraflardan biriyle mevcut ilişkisinin her durumda yalnızca olumsuz sonuç doğurduğunu kabul etmek yerine, somut olayın özelliklerini dikkate alan daha dengeli bir yaklaşımın benimsenmesi mümkündür.
Nitekim arabulucunun görevi uyuşmazlığı karara bağlamak değil, taraflar arasındaki iletişimi geliştirmek ve çözüm ihtimalini artırmaktır. Bu nedenle taraflardan biriyle mevcut ilişkisinin bulunması her zaman o taraf lehine sonuç doğuracağı anlamına gelmez; bazı durumlarda bu ilişki, uzlaşma ihtimalini artıran ve uyuşmazlığın çözümünü kolaylaştıran bir unsur olarak da ortaya çıkabilmektedir.
Özellikle iş uyuşmazlıklarında, işvereni yakından tanıyan ve onun karar alma süreçlerine hâkim olan bir arabulucunun, uyuşmazlığın çözümünü teşvik eden yapıcı etkisinin tamamen göz ardı edilmesi de isabetli olmayabilir. Bu nedenle devam eden vekâlet ilişkisinin doğurduğu riskler kadar, arabuluculuk sürecine sağlayabileceği muhtemel katkılar da değerlendirmeye dâhil edilmelidir
Nihayetinde tartışmanın odak noktası, vekâlet ilişkisinin varlığı değil; hukuk düzeninin bu ilişkiye hangi sonucu bağlaması gerektiğidir. Bu bağlamda ölçülülük ilkesi ve hukuki güvenlik ilkesi ayrıca önem kazanmaktadır.
VII. ÖLÇÜLÜLÜK İLKESİ VE MUTLAK GEÇERSİZLİK YAPTIRIMININ DEĞERLENDİRİLMESİ
İnceleme konusu kararın ortaya çıkardığı en önemli hukuki sonuç, arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması halinde yürütülen arabuluculuk faaliyetinin baştan itibaren usulüne uygun kabul edilmemesidir.
Bu yaklaşımın doğal sonucu, tarafların açık muvafakatleri bulunsa ve arabuluculuk süreci sonunda anlaşmaya varılmış olsa dahi, arabuluculuk faaliyetinin geçersiz sayılmasıdır. Bu noktada değerlendirilmesi gereken husus, söz konusu yaptırımın korunmak istenen amaç bakımından ölçülü olup olmadığıdır.
Ölçülülük ilkesi, çağdaş hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı üzere, bir hukuki düzenleme veya yaptırım meşru bir amaca hizmet etmeli, bu amaca ulaşmak için elverişli olmalı ve birey haklarına gereğinden fazla müdahale etmemelidir. Bu çerçevede öncelikle Yargıtay kararının meşru bir amaca yöneldiği konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Kararın amacı, arabuluculuk kurumunun güvenilirliğini korumak, tarafsızlık ilkesini güvence altına almak ve tarafların adil bir müzakere ortamında uyuşmazlıklarını çözmelerini sağlamaktır.
Bu amaç kuşkusuz hukuk düzeni bakımından korunmaya değer ve meşru bir amaçtır. Ancak ölçülülük incelemesi yalnızca amacın meşruluğu ile sınırlı değildir.
İkinci aşamada kullanılan aracın gerekli olup olmadığı da değerlendirilmelidir. İşte bu noktada mutlak geçersizlik yaptırımı tartışma konusu hâline gelmektedir. Gerçekten de arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması halinde uygulanabilecek tek hukuki sonucun mutlak geçersizlik olup olmadığı sorusu önem taşımaktadır.
Örneğin;
gibi daha hafif müdahale araçlarının bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
Eğer aynı amaç daha hafif bir müdahale ile gerçekleştirilebilecekse, doğrudan mutlak geçersizlik sonucuna ulaşılması ölçülülük ilkesi bakımından tartışmalı hâle gelebilecektir. Özellikle tarafların arabulucunun durumunu bildikleri, bu hususun tutanak altına alındığı ve buna rağmen sürece devam ettikleri durumlarda, herhangi bir somut zarar veya yönlendirme araştırılmaksızın geçersizlik sonucuna ulaşılması, yaptırımın ağırlığı bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.
Bunun yanında hukuki güvenlik ilkesi de göz ardı edilmemelidir. Hukuki güvenlik ilkesi, bireylerin hukuki işlemlerinin sonuçlarını önceden öngörebilmelerini ve hukuk düzenine güven duyabilmelerini gerektirir. Tarafların geçerli olduğuna inanarak yürüttükleri bir arabuluculuk sürecinin, uzun süre sonra yalnızca arabulucunun statüsüne ilişkin bir değerlendirme nedeniyle geçersiz sayılması, tarafların hukuk düzenine duydukları güven üzerinde olumsuz etki yaratabilir.
Nitekim arabuluculuk kurumu, hızlı ve kesin çözüm üretme amacıyla geliştirilmiştir. Tarafların uyuşmazlığı sona erdirdiklerini düşünmelerine rağmen, sonradan sürecin bütünüyle geçersiz kabul edilmesi, arabuluculuğun öngörülebilirliği üzerinde de etkili olabilecektir. Bu nedenle kanaatimizce devam eden vekâlet ilişkisinin ciddi bir menfaat çatışması oluşturduğu kabul edilmekle birlikte, bu durumun her olayda doğrudan ve kendiliğinden mutlak geçersizlik sonucuna bağlanmasının ölçülülük ilkesi bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
Daha dengeli bir yaklaşım, tarafsızlık ilkesinin korunması ile taraf özerkliği ve hukuki güvenlik ilkelerinin birlikte gözetilmesini sağlayacaktır. Özellikle tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerinin bulunduğu ve somut bir taraflı davranışın ortaya konulamadığı durumlarda, mutlak geçersizlik yerine daha sınırlı yaptırımların tercih edilip edilemeyeceği hususu öğretide ve uygulamada tartışılmaya devam edecektir.
VIII. KARARIN ARABULUCULUK UYGULAMASINA MUHTEMEL ETKİLERİ
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin inceleme konusu kararının etkileri yalnızca somut uyuşmazlıkla sınırlı değildir. Kararın benimsediği yaklaşımın, özellikle iş uyuşmazlıkları başta olmak üzere arabuluculuk uygulamasında önemli sonuçlar doğurması mümkündür.
Bilindiği üzere günümüzde birçok şirket sürekli olarak aynı hukuk büroları veya avukatlarla çalışmaktadır. Özellikle büyük ölçekli işletmelerde şirket vekilliği, uzun yıllar devam eden ve kurumsallaşmış bir hukuki ilişki niteliği taşımaktadır. Bu nedenle uygulamada zaman zaman şirket vekili sıfatını taşıyan avukatların aynı zamanda arabulucu olarak görevlendirildikleri görülmektedir.
İnceleme konusu kararın yaklaşımı benimsendiğinde, devam eden vekâlet ilişkisi bulunan bir arabulucunun yürüttüğü faaliyetlerin, tarafların açık muvafakatleri bulunsa dahi usulüne uygun kabul edilmemesi sonucuna ulaşılacaktır. Bu durumun ilk etkisi, arabulucu seçiminde ortaya çıkacaktır. Karardan sonra arabulucuların yalnızca fiili tarafsızlıklarını değil, tarafsızlık görünümünü etkileyebilecek bütün mesleki ilişkilerini daha dikkatli değerlendirmeleri gerekecektir.
Özellikle devam eden danışmanlık, şirket vekilliği veya sürekli hukuki temsil ilişkileri bakımından çok daha ihtiyatlı davranılması kaçınılmaz görünmektedir. Kararın ikinci etkisi, geçmişte tamamlanmış arabuluculuk süreçleri bakımından ortaya çıkabilir. Her ne kadar kararın geçmiş işlemlere doğrudan uygulanması söz konusu olmasa da, taraflar arasında daha sonra ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda arabulucunun statüsüne ilişkin tartışmaların artması mümkündür.
Özellikle iş sözleşmesinin sona ermesi sonrasında yapılan anlaşmalar bakımından, arabulucunun işveren vekili olduğu iddiasına dayanan geçersizlik savunmaları daha sık gündeme gelebilecektir. Kararın üçüncü etkisi ise arabuluculuk kurumuna duyulan güven bakımından değerlendirilebilir.
Bir görüşe göre karar, tarafsızlık ilkesini güçlendirecek ve arabuluculuk kurumuna olan güveni artıracaktır. Zira taraflar, süreci yöneten kişinin herhangi bir tarafla devam eden menfaat ilişkisinin bulunmaması gerektiğini bilerek daha güvenli bir müzakere ortamında hareket edeceklerdir. Buna karşılık farklı bir bakış açısına göre karar, tarafların açık iradeleriyle yürütülen ve sonuçlandırılan süreçlerin sonradan geçersiz hâle gelebileceği endişesini doğurarak hukuki öngörülebilirlik üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecektir.
Özellikle tarafların arabulucunun durumunu bildikleri ve buna rağmen sürece katıldıkları olaylarda, sonradan geçersizlik sonucuna ulaşılması bazı durumlarda arabuluculuğun kesin çözüm üretme fonksiyonunu zayıflatabilir.
Kararın bir diğer muhtemel sonucu da arabuluculuk kurumuna eleştirel yaklaşan çevreleri cesaretlendirme ihtimalidir. Arabuluculuk, uyuşmazlıkların hızlı ve kesin biçimde çözümlenmesini amaçlayan bir kurumdur. Ancak tamamlanmış ve tarafların iradeleriyle sonuçlandırılmış süreçlerin sonradan geçersizlik iddialarıyla yeniden tartışmaya açılabilmesi, arabuluculuk anlaşmalarının hukuki kesinliğine ilişkin tereddütlerin artmasına yol açabilir.
Özellikle arabuluculuğa mesafeli yaklaşan veya arabuluculuk sonucunda ortaya çıkan anlaşmaları sonradan tartışma konusu yapmak isteyen taraflar bakımından, bu karar yeni itiraz alanları oluşturabilecek niteliktedir. Bu durum, kısa vadede tarafsızlık ilkesinin korunmasına hizmet etse bile, uzun vadede arabuluculuğun temel avantajlarından biri olan öngörülebilirlik ve kesin çözüm üretme fonksiyonu üzerinde olumsuz etkiler doğurabilir.
Bu nedenle tarafsızlık ilkesinin korunması amacıyla geliştirilen yorumların, arabuluculuk kurumuna duyulan güveni farklı bir açıdan zayıflatabilecek sonuçlar doğurup doğurmayacağı da ayrıca değerlendirilmelidir.
Ayrıca kararın arabulucular üzerinde oluşturabileceği psikolojik ve mesleki etkiler de göz ardı edilmemelidir. Arabulucuların, sonradan tarafsızlıklarının sorgulanabileceği endişesiyle birçok dosyayı kabul etmekten kaçınmaları veya gereğinden fazla çekingen davranmaları ihtimali bulunmaktadır. Bu durum özellikle tarafların arabulucuyu bilerek ve isteyerek tercih ettikleri hâllerde dahi sürece katılım konusunda tereddütlerin artmasına yol açabilir. Arabuluculuk kurumunun gelişimi bakımından yalnızca tarafsızlığın korunması değil, uygulayıcıların makul ölçüde hukuki güvenlik içerisinde faaliyet gösterebilmeleri de önem taşımaktadır. Aksi hâlde iyi niyetle yürütülen arabuluculuk faaliyetlerinin yıllar sonra geçersizlik tartışmalarına konu olabileceği endişesi, arabuluculuk uygulamasında çekingen ve savunmacı bir yaklaşımın gelişmesine neden olabilir.
Kararın uygulamadaki bir diğer etkisi de 6325 sayılı Kanun'un 9/2. maddesinin yorumlanmasına ilişkindir. Karar, söz konusu hükmün uygulama alanını daraltan bir yorum benimsemektedir. Böylece tarafların muvafakatlerine hukuki sonuç bağlanan durumlar ile bağlanmayan durumlar arasında yeni bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Ancak hangi hâllerin "şüphe" kapsamında kalacağı, hangi hâllerin ise "kesin tarafsızlık kaybı" oluşturacağı hususu ilerleyen dönemde yeni uyuşmazlıkların konusu olmaya devam edecektir.
Örneğin;
gibi durumların hangi kategori içerisinde değerlendirileceği konusunda yeni içtihatların oluşması kaçınılmaz görünmektedir. Bu nedenle inceleme konusu karar, yalnızca mevcut uyuşmazlık bakımından değil, arabuluculuk hukukunun gelecekteki gelişimi bakımından da önem taşımaktadır. Kararın ortaya koyduğu yaklaşımın sınırlarının zaman içerisinde öğreti ve yargı kararlarıyla daha belirgin hâle geleceği söylenebilir. Özellikle taraf özerkliği ile tarafsızlık ilkesi arasındaki dengeye ilişkin tartışmaların önümüzdeki dönemde de devam edeceği açıktır.
Kurumsal güvenin korunması amacıyla benimsenen katı yaklaşımların, diğer taraftan arabuluculuk anlaşmalarının geçerliliği konusunda yeni tereddütler yaratması ve arabuluculuğa eleştirel yaklaşan çevreleri cesaretlendirmesi ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
IX. KARŞILAŞTIRMALI HUKUK VE ULUSLARARASI İLKELER IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME
Arabuluculuk kurumunun temelinde yer alan tarafsızlık ilkesi, yalnızca Türk hukukunda değil, uluslararası arabuluculuk uygulamalarında da temel ilkelerden biri olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte karşılaştırmalı hukuk incelendiğinde, tarafsızlık ilkesinin korunması ile tarafların bilinçli tercih yapabilme hakkı arasında denge kurulmasına özel önem verildiği görülmektedir.
Uluslararası arabuluculuk uygulamalarında genel kabul gören yaklaşım, arabulucunun bağımsızlığını veya tarafsızlığını etkileyebilecek nitelikteki ilişkileri taraflara açıklaması ve tarafların bu konuda bilgilendirilmesidir. Nitekim Avrupa Arabulucular Davranış Kuralları'nda da arabulucunun tarafsızlığını etkileyebilecek veya etkilediği izlenimini yaratabilecek her türlü durumun taraflara açıklanması gerektiği belirtilmektedir.
Benzer şekilde uluslararası arabuluculuk uygulamalarında da "disclosure" (açıklama) ve "informed consent" (bilgilendirilmiş muvafakat) kavramları önemli bir yer tutmaktadır.
Avrupa Arabulucular Davranış Kuralları'nın benimsediği sistem, öncelikle açıklama ve şeffaflık yükümlülüğüne dayanmakta olup, tarafların bilgilendirilmiş muvafakatine önemli ölçüde hukuki değer tanımaktadır.
Bu yaklaşımın temelinde, tarafların arabulucunun konumu hakkında tam bilgi sahibi olduktan sonra sürece devam edip etmeme konusunda bilinçli karar verebilmeleri düşüncesi bulunmaktadır. Bu sistemlerde asıl amaç, potansiyel menfaat çatışmalarının gizlenmesini önlemek ve tarafların iradelerinin sağlıklı biçimde oluşmasını sağlamaktır. Bununla birlikte uluslararası uygulamalarda da bazı durumların taraf muvafakati ile aşılmasının mümkün olmadığı kabul edilmektedir. Özellikle arabulucunun bağımsızlığını veya tarafsızlığını ağır biçimde ortadan kaldıran bazı ilişkiler bakımından, yalnızca açıklama yapılmasının yeterli görülmediği durumlar bulunmaktadır.
Bu nedenle uluslararası uygulamaların tamamının taraf muvafakatini mutlak biçimde yeterli gördüğünü söylemek mümkün değildir. Ancak genel eğilimin, öncelikle açıklama yükümlülüğü ve bilgilendirilmiş muvafakat mekanizmaları üzerinden tarafsızlığın korunmasına yöneldiği söylenebilir. Bu çerçevede inceleme konusu Yargıtay kararının benimsediği yaklaşımın, tarafsızlık ilkesinin korunmasına ağırlık verdiği görülmektedir. Buna karşılık uluslararası uygulamalarda sıklıkla rastlanan açıklama ve muvafakat mekanizmasının uygulama alanının ne ölçüde daraltılabileceği hususu ayrıca tartışmaya açıktır.
Özellikle tarafların arabulucunun mevcut durumunu bildikleri, bu hususun açıkça tutanağa geçirildiği ve tarafların sürece devam etme yönünde ortak irade ortaya koydukları durumlarda, taraf muvafakatine hiçbir hukuki sonuç tanınmamasının arabuluculuğun taraf özerkliğine dayalı yapısı ile ne ölçüde bağdaştığı sorusu önemini korumaktadır. Bu bakımdan uluslararası ilkeler ışığında değerlendirildiğinde, tarafsızlık ilkesinin korunması ile taraf iradesine saygı gösterilmesi arasında makul bir denge kurulmasının gerekli olduğu söylenebilir. Arabuluculuk kurumunun başarısı yalnızca tarafsızlığın sağlanmasına değil, aynı zamanda tarafların bilinçli tercih yapabilmelerine ve hukuk düzeninin bu tercihlere belirli ölçüde değer tanımasına da bağlıdır. Bu nedenle açıklama yükümlülüğü, şeffaflık ve bilgilendirilmiş muvafakat mekanizmaları, tarafsızlık ilkesinin alternatifi değil; tamamlayıcı unsurları olarak değerlendirilmelidir.
X. KARARIN İŞ HUKUKU DIŞINDAKİ UYUŞMAZLIKLAR BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
İnceleme konusu kararın iş hukuku uyuşmazlığı kapsamında verilmiş olması, kararın kapsamı ve uygulanma alanı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken önemli bir husustur. Gerçekten de iş hukuku, klasik özel hukuk ilişkilerinden farklı olarak işçinin korunması ilkesine dayanmaktadır. İşçi ile işveren arasındaki ekonomik ve sosyal güç dengesizliği, iş hukukunun birçok alanında olduğu gibi arabuluculuk sürecinin değerlendirilmesinde de etkili olmaktadır. Bu nedenle iş hukukunda taraf iradesine tanınan hukuki değerin sınırları, diğer özel hukuk alanlarına göre daha dar yorumlanabilmektedir.
Nitekim iş hukukunda tarafların şeklen eşit görünmeleri, her zaman fiilen eşit oldukları anlamına gelmemektedir. İşçinin işini kaybetme endişesi, ekonomik bağımlılığı, hukuki bilgi eksikliği veya uyuşmazlığın bir an önce sona erdirilmesine duyduğu ihtiyaç nedeniyle verdiği muvafakatin her zaman tam anlamıyla özgür ve bilinçli bir iradeyi yansıttığı söylenemeyebilir. İnceleme konusu kararın arka planında da büyük ölçüde bu düşüncenin bulunduğu ve Yargıtay'ın değerlendirmesinde işçinin korunması ilkesinin etkili olduğu söylenebilir. Bununla birlikte aynı yaklaşımın bütün arabuluculuk uyuşmazlıklarına aynen uygulanıp uygulanamayacağı ayrıca tartışılmalıdır.
Örneğin ticari uyuşmazlıklarda taraflar çoğu zaman profesyonel tacirlerden oluşmakta, her iki taraf da avukatlar, hukuk müşavirleri ve mali danışmanlar tarafından temsil edilmektedir. Tarafların hukuki bilgi düzeyi, müzakere deneyimi ve ekonomik güçleri çoğu zaman birbirine yakın bulunmaktadır. Bu nedenle ticari uyuşmazlıklarda tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerine daha geniş bir hukuki değer tanınmasının mümkün olup olmadığı sorusu gündeme gelmektedir.
Özellikle uzun yıllardır aynı sektörde faaliyet gösteren şirketler arasında ortaya çıkan ticari uyuşmazlıklarda, tarafların arabulucunun geçmiş veya mevcut mesleki ilişkisini bilerek ve değerlendirerek sürece devam etmeleri halinde, iş hukukunda benimsenen koruyucu yaklaşımın aynı ağırlıkla uygulanmasının gerekli olup olmadığı ayrıca değerlendirilmelidir. Benzer şekilde ortaklık uyuşmazlıkları, şirket birleşme ve devralmalarından kaynaklanan ihtilaflar, ticari sözleşmelerden doğan alacak davaları veya uluslararası ticari uyuşmazlıklar bakımından da tarafların bilgi düzeyi ve pazarlık gücü iş hukukundan önemli ölçüde farklılık göstermektedir.
Bu noktada ayrıca arabuluculuğun son yıllarda yalnızca bireysel uyuşmazlıkların değil, yüksek ekonomik değere sahip karmaşık ticari uyuşmazlıkların çözümünde de yaygın biçimde kullanılmaya başlandığı göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle profesyonel şirketler arasında yürütülen müzakerelerde taraflar çoğu zaman uzun yıllardır aynı sektörde faaliyet göstermekte, karşı tarafın hukuki ve ticari kapasitesi hakkında yeterli bilgiye sahip olmakta ve sürece uzman danışmanlar eşliğinde katılmaktadır. Bu nedenle tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerinin hukuki değeri değerlendirilirken, uyuşmazlığın taraflarının profesyonel nitelikleri ve müzakere kapasiteleri de dikkate alınmalıdır. Aksi yaklaşımın kabulü hâlinde, iş hukukuna özgü koruyucu düşüncenin ticari hayatın bütün alanlarına yayılması ve farklı nitelikteki uyuşmazlıkların aynı hukuki sonuca tabi tutulması sonucuyla karşılaşılabilir. Oysa arabuluculuğun temel özelliklerinden biri, uyuşmazlığın niteliğine ve tarafların ihtiyaçlarına göre farklı çözümler üretebilmesidir. Bu nedenle tarafsızlık ilkesinin korunmasına ilişkin değerlendirmelerde de uyuşmazlığın türü ve tarafların konumu göz ardı edilmemelidir.
Buna karşılık tüketici uyuşmazlıkları, kira uyuşmazlıkları ve aile hukukundan kaynaklanan bazı uyuşmazlıklarda taraflardan birinin korunmaya daha fazla ihtiyaç duyduğu söylenebilir. Özellikle tüketici ile tacir arasındaki ilişkilerde veya aile hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda, taraflar arasındaki bilgi ve güç dengesizliği iş hukukundakine benzer sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle söz konusu alanlarda iş hukukuna yakın değerlendirmelerin yapılması daha kolay savunulabilir.
Diğer taraftan arabuluculuk kurumunun temel özelliklerinden biri de uyuşmazlığın niteliğine göre esnek çözümler üretebilmesidir. Bu nedenle iş hukukunda ortaya çıkan koruyucu yaklaşımın bütün uyuşmazlık türlerine otomatik olarak uygulanması, arabuluculuğun taraf özerkliğine dayalı yapısının bazı alanlarda gereğinden fazla sınırlandırılması sonucunu doğurabilir. Kanaatimizce arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunmasının hukuki sonucu belirlenirken yalnızca ilişkinin varlığı değil; uyuşmazlığın türü, tarafların ekonomik ve hukuki konumu, bilgi düzeyi, temsil edilme durumu ve müzakere gücü de dikkate alınmalıdır.
Bu sebeple iş hukukuna özgü koruyucu yaklaşımın bütün arabuluculuk türlerine otomatik olarak uygulanması yerine, uyuşmazlığın niteliği ve tarafların özellikleri gözetilerek daha esnek ve ölçülü bir değerlendirme yapılması, hem tarafsızlık ilkesinin hem de taraf özerkliğinin korunmasına daha uygun sonuçlar doğurabilecektir.
XI. KARARIN GELECEK İÇTİHATLARA ETKİSİ BAKIMINDAN OLASI SORUNLAR
İnceleme konusu kararın en önemli sonuçlarından biri, HUAK m. 9/2 kapsamında hangi durumların taraf muvafakati ile aşılabileceği sorusunu yeniden gündeme getirmesidir.
Karar, devam eden vekâlet ilişkisini taraf muvafakati ile giderilemeyecek mutlak bir tarafsızlık sorunu olarak kabul etmiştir. Ancak bu yaklaşımın gelecekte benzer nitelikteki diğer ilişkilere nasıl uygulanacağı açık değildir.
Özellikle;
gibi durumların hangi kategori içerisinde değerlendirileceği yeni uyuşmazlıklara konu olabilecektir.
Bu nedenle kararın ortaya koyduğu esas tartışma, yalnızca mevcut vekâlet ilişkisinin varlığı değil, HUAK m. 9/2 hükmünün sınırlarının nerede başlayıp nerede sona erdiği sorunudur.
Kanaatimizce önümüzdeki dönemde yargısal içtihatlar, "tarafsızlıktan şüphe duyulmasını gerektiren hâller" ile "kesin tarafsızlık kaybı oluşturan hâller" arasındaki ayrımı daha ayrıntılı biçimde belirlemek zorunda kalacaktır.
XII. YARGITAY KARARINI DESTEKLEYEN GÖRÜŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
İnceleme konusu karar, her ne kadar taraf özerkliği ve bilgilendirilmiş muvafakat kavramları bakımından eleştiriye açık olsa da, kararın dayandığı gerekçelerin önemli ölçüde hukuki temele sahip olduğu da göz ardı edilmemelidir. Öncelikle arabuluculuk faaliyetinin başarısı, tarafların arabulucuya duyduğu güvene bağlıdır. Arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması halinde, diğer taraf bakımından tarafsızlık algısının ciddi şekilde zedelenebileceği açıktır.
Ayrıca iş uyuşmazlıklarında işçi ile işveren arasındaki ekonomik ve sosyal güç farklılığı dikkate alındığında, işçinin verdiği muvafakatin her zaman özgür ve bilinçli bir iradeyi yansıttığı söylenemeyebilir. Bu nedenle taraf muvafakatinin tek başına yeterli görülmesi, uygulamada zayıf tarafın korunması ilkesini zedeleyebilecek sonuçlar doğurabilir. Yargıtay kararının temelinde de esasen bu düşüncenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Daire, yalnızca somut uyuşmazlığı değil, arabuluculuk kurumuna duyulan genel güveni korumayı amaçlamakta ve bu sebeple tarafsızlık ilkesini taraf iradesine üstün tutmaktadır.
Bu yaklaşımın özellikle iş hukukunda işçinin korunması ilkesi bakımından belirli ölçüde haklı gerekçelere dayandığı kabul edilmelidir.
XIII. YARGITAY YAKLAŞIMININ KURUMSAL GÜVEN BOYUTU
İnceleme konusu karar yalnızca taraflar arasındaki somut uyuşmazlığı çözmeyi amaçlayan bir karar olarak değerlendirilmemelidir. Kararın arka planında, arabuluculuk kurumuna duyulan toplumsal güvenin korunmasına yönelik daha geniş bir yaklaşımın bulunduğu söylenebilir. Gerçekten de arabuluculuk sistemi büyük ölçüde tarafların güvenine dayanmaktadır. Taraflar, uyuşmazlıklarını çözmek amacıyla bir üçüncü kişinin yönettiği müzakere sürecine katılmakta ve çoğu zaman sahip oldukları hukuki haklardan vazgeçebilecek sonuçlara ulaşabilmektedirler. Bu nedenle arabulucunun yalnızca tarafsız olması değil, aynı zamanda tarafsız görünmesi de büyük önem taşımaktadır.
Bu açıdan bakıldığında Yargıtay'ın benimsediği yaklaşımın amacı, yalnızca somut olaydaki menfaat çatışmasını önlemek değil, arabuluculuk kurumuna yönelik güven duygusunu korumaktır. Daire, tarafların muvafakatlerini yeterli görmeyerek, kurumun objektif tarafsızlık görünümünü bireysel iradenin üzerinde tutmuştur. Özellikle iş uyuşmazlıklarında işçinin korunması ilkesi de dikkate alındığında, Yargıtay'ın bu yaklaşımının kurumun güvenilirliğini artırmaya yönelik önleyici bir politika tercihi olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Bununla birlikte, kurumsal güvenin korunması amacı ile taraf özerkliğinin sınırlandırılması arasındaki dengenin hangi noktada kurulacağı sorusu, inceleme konusu karar sonrasında da öğretide ve uygulamada tartışılmaya devam edecektir.
XIV. HUKUKİ GÜVENLİK VE ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK BAKIMINDAN FARKLI BİR DEĞERLENDİRME
İnceleme konusu kararın eleştiriye açık yönleri bulunmakla birlikte, kararın hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından desteklenebilecek yönleri de bulunmaktadır. Gerçekten de arabuluculuk uygulamasında hangi durumların taraf muvafakati ile aşılabileceği ve hangi durumların mutlak yasak oluşturduğu hususunun önceden belirlenebilmesi, uygulama birliği bakımından önem taşımaktadır.
Eğer devam eden vekâlet ilişkisinin bazı durumlarda geçerli, bazı durumlarda ise geçersiz kabul edilmesi benimsenirse, hangi olayda hangi sonucun doğacağı konusunda ciddi belirsizlikler ortaya çıkabilir. Bu durum hem taraflar hem de arabulucular bakımından öngörülebilirliği azaltabilir. Bu açıdan bakıldığında Yargıtay'ın benimsediği mutlak yaklaşımın, her ne kadar taraf özerkliğini sınırlandırsa da uygulamada açık ve kolay uygulanabilir bir kural oluşturduğu söylenebilir. Bununla birlikte hukuki güvenlik ilkesi ile taraf özerkliği ilkesi arasında kurulacak dengenin hangi noktada olması gerektiği hususu öğretide tartışılmaya devam edecektir.
XV. ÖĞRETİDE TARAFSIZLIK, MENFAAT ÇATIŞMASI VE TARAF MUVAFAKATİNE İLİŞKİN YAKLAŞIMLAR
Arabuluculuk kurumunun temel ilkelerinden biri olan tarafsızlık, öğretide üzerinde en fazla durulan konulardan biridir. Doktrinde genel olarak arabulucunun taraflar arasında güven ortamını sağlayabilmesi için bağımsız ve tarafsız olması gerektiği kabul edilmektedir.
Gerçekten de arabuluculuk faaliyetinin başarısı büyük ölçüde tarafların arabulucuya duyduğu güvene bağlıdır. Bu nedenle arabulucunun taraflardan biriyle ekonomik, mesleki veya kişisel ilişkisinin bulunmasının, tarafsızlık konusunda tereddüt yaratabileceği ifade edilmektedir. Bununla birlikte öğretide tarafsızlık kavramının mutlak ve soyut bir anlayışla ele alınmaması gerektiğini savunan görüşler de bulunmaktadır.
Bu görüşlere göre arabuluculuk faaliyetinin temelini oluşturan unsur, tarafların bilinçli iradeleri ve sürece duydukları güvendir. Bu nedenle tarafsızlığı etkileyebilecek bazı durumların taraflara açıklanması ve tarafların buna rağmen sürece devam etmeyi istemeleri halinde ortaya çıkan iradenin hukuki değer taşıdığı kabul edilmelidir. Öğretide özellikle "çıkar çatışması" ile "taraflı davranış" kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiği yönünde görüşler bulunmaktadır.
Bu yaklaşıma göre çıkar çatışması ihtimali, tarafsızlığın ihlal edildiğini değil; ihlal edilme riskinin bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle her menfaat ilişkisinin doğrudan tarafsızlığın ortadan kalktığı sonucuna götürmesi zorunlu değildir.
Buna karşılık bazı yazarlar, arabulucunun taraflardan biriyle devam eden profesyonel ilişkisinin bulunması hâlinde tarafsızlık görünümünün dahi ortadan kalkacağını ve bu durumun tarafların muvafakatiyle giderilemeyeceğini savunmaktadır. Bu görüşe göre arabuluculuk kurumunun korunması, bireysel taraf iradesinden daha üstün bir kamusal yarar niteliği taşımaktadır. Görüldüğü üzere öğretide de konu hakkında tam bir görüş birliği bulunmamaktadır.
İnceleme konusu Yargıtay kararı, tarafsızlık ilkesine öncelik tanıyan yaklaşımı benimsemekte ve devam eden vekâlet ilişkisini taraf muvafakatiyle giderilemeyecek nitelikte bir durum olarak kabul etmektedir. Buna karşılık taraf özerkliğini esas alan yaklaşım ise, menfaat çatışmasının açıklanması ve tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerinin alınması hâlinde farklı sonuçlara ulaşılabileceğini savunmaktadır.
Kanaatimizce öğretideki bu tartışma, esasen tarafsızlık ilkesinin öneminden değil; tarafsızlığı korumak amacıyla başvurulacak hukuki aracın ne olması gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Nitekim tarafsızlığın korunması gerekliliği konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Tartışma, bu korumanın mutlak geçersizlik yaptırımıyla mı, yoksa açıklama yükümlülüğü ve bilgilendirilmiş muvafakat mekanizmalarıyla mı sağlanacağı noktasında yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle inceleme konusu kararın, öğretide uzun süredir devam eden tarafsızlık ve taraf özerkliği tartışmasına yeni bir boyut kazandırdığı söylenebilir.
Öğretide de arabulucunun tarafsızlığının mutlak bir soyutlama olarak değil, tarafların güveni ve bilgilendirilmiş tercihleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği yönünde görüşler bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre menfaat çatışması ihtimali ile taraflı davranış kavramları birbirinden ayrılmalı ve her menfaat ilişkisinin doğrudan geçersizlik sonucunu doğurduğu kabul edilmemelidir
XVI. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE KANUN KOYUCUYA YÖNELİK DEĞERLENDİRMELER
İnceleme konusu karar, arabuluculuk hukukunda tarafsızlık ilkesi ile taraf özerkliği ilkesi arasındaki hassas dengeyi yeniden gündeme getirmiştir. Kararın temel amacı olan arabuluculuğa duyulan güvenin korunması kuşkusuz yerindedir. Gerçekten de tarafların, süreci yöneten kişinin tarafsızlığı konusunda güven duymaları arabuluculuk kurumunun etkinliği bakımından vazgeçilmezdir.
Bununla birlikte uygulamada ortaya çıkan sorunların tamamının mutlak geçersizlik yaptırımı ile çözülmeye çalışılması, yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Kanaatimizce çözüm, tarafsızlık ilkesinin zayıflatılmasında değil; şeffaflık mekanizmalarının güçlendirilmesinde aranmalıdır. Bu kapsamda öncelikle arabulucuların açıklama yükümlülüğünün kapsamı daha açık biçimde belirlenebilir.
Özellikle;
gibi durumların hangi ölçüde açıklanması gerektiği mevzuatta veya etik kurallarda daha ayrıntılı şekilde düzenlenebilir. İkinci olarak, bilgilendirilmiş muvafakatın kapsamı ve şekli konusunda daha ayrıntılı usuller öngörülebilir.
Tarafların yalnızca genel bir muvafakat vermeleri yerine;
gibi ek güvenceler getirilebilir.
Bu durum hem tarafların bilinçli karar vermelerine katkı sağlayacak hem de sonradan ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların önlenmesine yardımcı olacaktır. Üçüncü olarak, mevcut vekâlet ilişkisi bulunan arabulucular bakımından özel bir düzenleme yapılması düşünülebilir.
Kanun koyucu, devam eden vekâlet ilişkisinin bulunduğu durumları açıkça yasak kapsamına alabilir veya belirli şartlar altında taraf muvafakatiyle görevin üstlenilebileceğini düzenleyebilir. Mevcut durumda bu hususun büyük ölçüde yargısal yorumla şekillenmesi, uygulamada öngörülebilirlik sorunlarına yol açabilmektedir. Dördüncü olarak, geçersizlik yaptırımının kapsamı yeniden değerlendirilebilir.
Her olayda doğrudan ve mutlak geçersizlik sonucuna ulaşılması yerine;
gibi unsurların dikkate alınması daha dengeli sonuçlar doğurabilir. Bu yaklaşım, tarafsızlık ilkesinin korunması ile taraf özerkliği ve hukuki güvenlik ilkeleri arasında daha sağlıklı bir denge kurulmasına katkı sağlayacaktır. Son olarak, Arabuluculuk Daire Başkanlığı ve meslek örgütleri tarafından hazırlanacak rehberler ile uygulamaya yön verilmesi de yararlı olacaktır.
Özellikle menfaat çatışması ve tarafsızlık konularında hazırlanacak uygulama rehberleri, hem arabulucuların hem de tarafların hak ve yükümlülüklerini daha net biçimde ortaya koyabilecektir. Böylece benzer uyuşmazlıkların ortaya çıkması önemli ölçüde önlenebilecek ve arabuluculuk kurumuna duyulan güven daha güçlü şekilde korunabilecektir.
Kanaatimizce gelecekte yapılacak düzenlemelerde temel amaç, tarafsızlık ilkesini mutlaklaştırmak veya taraf özerkliğini sınırsız hâle getirmek değil; her iki değeri de koruyan dengeli bir sistem oluşturmak olmalıdır.
XVII. DEĞERLENDİRME VE KİŞİSEL HUKUKİ KANAATİMİZ
İnceleme konusu karar, arabuluculuk hukukunda tarafsızlık ilkesine verilen önemi açık biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle iş hukuku alanında işçinin korunması ilkesi dikkate alındığında, Yargıtay'ın arabulucunun devam eden vekâlet ilişkisini ciddi bir menfaat çatışması olarak değerlendirmesi anlaşılabilir niteliktedir. Bununla birlikte kanaatimizce kararın tartışılması gereken yönü, menfaat çatışmasının varlığından ziyade bu duruma bağlanan hukuki sonucun niteliğidir.
Gerçekten de devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması, arabuluculuk faaliyetinin tarafsızlığı bakımından önemli bir risk oluşturmaktadır. Ancak bu riskin varlığı ile tarafsızlığın her somut olayda kesin olarak ortadan kalktığının kabul edilmesi aynı şey değildir.
Özellikle tarafların arabulucunun durumundan haberdar olduğu, gerekli açıklamaların yapıldığı ve bilgilendirilmiş muvafakatlerinin bulunduğu durumlarda, hukuk düzeninin taraf iradesine tamamen sonuç bağlamamasının ayrıca değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Kanaatimizce 6325 sayılı Kanun'un 9/2. maddesi, yalnızca arabulucunun tarafsızlığını korumayı değil, aynı zamanda tarafların bilinçli tercih yapabilmelerini de amaçlamaktadır. Bu nedenle menfaat çatışmasının bulunduğu her durumda otomatik olarak mutlak geçersizlik sonucuna ulaşılması yerine, somut olayın özelliklerini dikkate alan daha ölçülü bir yaklaşımın arabuluculuk kurumunun ruhuna daha uygun olacağı değerlendirilmektedir.
Öte yandan iş hukuku alanında benimsenen koruyucu yaklaşımın ticari uyuşmazlıklar, şirketler arası ihtilaflar ve profesyonel tarafların bulunduğu diğer uyuşmazlık alanlarında aynı şekilde uygulanmasının gerekli olup olmadığı da gelecekteki içtihatlarla daha net şekilde ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak inceleme konusu karar, arabuluculuk hukukunda tarafsızlık ilkesinin sınırlarını yeniden tartışmaya açmış; taraf özerkliği, hukuki güvenlik ve bilgilendirilmiş muvafakat kavramlarının gelecekte daha yoğun şekilde ele alınmasına zemin hazırlamıştır.
XVIII. KARARIN İÇTİHAT HUKUKU BAKIMINDAN MUHTEMEL ETKİLERİ
İnceleme konusu kararın önümüzdeki dönemde yalnızca arabuluculuk uygulamasını değil, aynı zamanda yargısal içtihatların gelişimini de etkilemesi beklenmektedir. Karar ile birlikte ilk kez devam eden vekâlet ilişkisinin taraf muvafakati ile giderilemeyecek nitelikte olduğu açık biçimde ortaya konulmuştur. Bu yaklaşımın ilerleyen süreçte;
gibi durumlar bakımından da yeni tartışmalar doğurması muhtemeldir. Özellikle hangi hâllerin HUAK m. 9/2 kapsamında "tarafsızlıktan şüphe duyulmasını gerektiren durum" olarak kabul edileceği ve hangi hâllerin "kesin tarafsızlık kaybı" oluşturacağı hususu yeni yargı kararlarıyla şekillenecektir. Bu nedenle inceleme konusu kararın yalnızca somut uyuşmazlığı çözen bir karar değil, arabuluculuk hukukunda tarafsızlık ilkesinin sınırlarını yeniden belirlemeye aday bir içtihat niteliği taşıdığı söylenebilir.
XIX. SONUÇ
Arabuluculuk kurumu, modern hukuk sistemlerinde uyuşmazlıkların hızlı, etkin ve tarafların iradelerine dayalı biçimde çözülmesini amaçlayan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin başında gelmektedir. Bu sistemin başarısı ise büyük ölçüde iki temel ilkenin dengeli şekilde korunmasına bağlıdır: taraf özerkliği ve tarafsızlık. Taraf özerkliği, arabuluculuğun varlık sebebini oluştururken; tarafsızlık ilkesi kuruma duyulan güvenin temel güvencesini teşkil etmektedir. Bu nedenle söz konusu ilkelerden birinin diğerini tamamen ortadan kaldıracak şekilde yorumlanması, arabuluculuğun dengeli yapısını zedeleme riski taşımaktadır.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 09.09.2025 tarihli, E.2025/5177, K.2025/6092 sayılı kararında; arabulucunun taraflardan biriyle devam eden vekâlet ilişkisinin bulunması hâlinde tarafsızlığın yalnızca şüpheli hâle gelmediği, kesin olarak ortadan kalktığı kabul edilmiş ve tarafların açık muvafakatlerinin bu sonucu değiştirmeyeceği belirtilmiştir. Kararın dayandığı temel düşünce, avukatlık mesleğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü ile arabuluculuk faaliyetinin gerektirdiği tarafsızlık yükümlülüğünün aynı anda yerine getirilemeyeceği yönündedir. Arabuluculuk kurumuna duyulan güvenin korunması bakımından bu yaklaşımın güçlü gerekçelere sahip olduğu inkâr edilemez.
Bununla birlikte kararın ortaya çıkardığı temel tartışma, tarafsızlık ilkesinin korunup korunmaması değil; bu korumanın hangi yöntemle ve hangi ölçüde sağlanması gerektiğidir. Gerçekten de 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu'nun 9/2. maddesi, tarafsızlıktan şüphe duyulmasını gerektiren hâllerde açıklama yapılmasını ve tarafların arabulucunun göreve devam etmesini birlikte talep edebilmelerini öngörmektedir. Kanun koyucu bu düzenleme ile belirli durumlarda tarafların bilgilendirilmiş iradelerine hukuki değer tanımıştır. Kanaatimizce devam eden vekâlet ilişkisi ciddi bir menfaat çatışması oluşturmakta ve arabuluculuk faaliyetinin güvenilirliği bakımından önemli riskler taşımaktadır. Ancak bu tespitten hareketle her olayda ve kendiliğinden mutlak geçersizlik sonucuna ulaşılması zorunlu değildir. Özellikle tarafların arabulucunun durumunu bildikleri, gerekli açıklamanın yapıldığı ve bilgilendirilmiş muvafakatlerinin bulunduğu hâllerde, somut olayın özelliklerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Bu çerçevede kararın en güçlü yönü, arabuluculuk kurumuna duyulan güveni ve tarafsızlık ilkesini koruma amacında; en tartışmalı yönü ise 6325 sayılı Kanun'un 9/2. maddesinde düzenlenen muvafakat mekanizmasının uygulama alanını önemli ölçüde daraltmasında ortaya çıkmaktadır. Zira kanun koyucunun belirli durumlarda tarafların bilgilendirilmiş iradelerine hukuki sonuç bağladığı bir sistemde, hangi hâllerin taraf muvafakatiyle aşılabileceği ve hangi hâllerin mutlak yasak oluşturduğu hususunun mümkün olduğunca açık ve öngörülebilir şekilde belirlenmesi gerekir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, inceleme konusu karar iş hukuku uyuşmazlığı çerçevesinde verilmiş olup, kararın ortaya koyduğu yaklaşımın ticari uyuşmazlıklar, şirketler arası ihtilaflar, uluslararası ticari arabuluculuk süreçleri ve diğer özel hukuk alanlarına hangi ölçüde uygulanacağı hususu henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş değildir. Bu nedenle kararın gelecekte farklı uyuşmazlık türleri bakımından nasıl yorumlanacağı ve Yargıtay'ın benzer olaylarda aynı yaklaşımı sürdürüp sürdürmeyeceği, arabuluculuk hukukunun gelişimi açısından önem taşımaktadır.
Nihayetinde inceleme konusu karar, yalnızca bir arabuluculuk uyuşmazlığının çözümüne ilişkin olmayıp, arabuluculuk hukukunun gelecekte hangi eksende gelişeceğine ilişkin önemli bir tercih ortaya koymaktadır. Karar, tarafsızlık ilkesini merkez alan katı bir yaklaşımı benimsemekte; buna karşılık taraf özerkliği ve bilgilendirilmiş muvafakat kavramlarının sınırlarını yeniden tartışmaya açmaktadır. Bu nedenle kararın etkileri yalnızca iş hukuku alanıyla sınırlı kalmayacak, arabuluculuk hukukunun genel teorisi ve uygulaması bakımından da uzun süre tartışılmaya devam edecektir.
Arabuluculuk hukukunun geleceği bakımından asıl mesele, tarafsızlık ilkesinin korunup korunmaması değil; bu korumanın hangi araçlarla ve hangi ölçüde sağlanacağıdır.
Kanaatimizce arabuluculuk hukukunun geleceği, tarafsızlık ilkesini mutlaklaştıran katı yaklaşımlar ile taraf özerkliğini sınırsızlaştıran görüşler arasında değil; şeffaflık, bilgilendirilmiş muvafakat ve ölçülülük ilkeleri temelinde kurulacak dengeli bir sistem içerisinde şekillenecektir.
Tarafsızlık ilkesini koruma amacı taşıyan yorumların, diğer taraftan arabuluculuk kurumunun gelişimini yavaşlatacak ölçüde caydırıcı sonuçlar doğurmamasına da dikkat edilmelidir.
Kanaatimizce devam eden vekâlet ilişkisinin ciddi bir menfaat çatışması oluşturduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak hukuk düzeninin bu menfaat çatışmasına hangi sonucu bağlayacağı hususu ayrıca değerlendirilmelidir. Arabuluculuk kurumunun geleceği bakımından tarafsızlık ilkesi ile taraf özerkliği arasında makul bir denge kurulması önem taşımaktadır. Tarafsızlığı koruma amacıyla geliştirilen yorumların, diğer taraftan tarafların bilinçli tercihlerini tamamen etkisiz hâle getirmemesi ve arabuluculuk kurumunun gelişimini yavaşlatacak ölçüde caydırıcı sonuçlar doğurmaması gerektiği değerlendirilmektedir.
Yargıtay tarafından benimsenen yaklaşım, arabuluculuk kurumuna duyulan güvenin korunması ve tarafsızlık ilkesinin güçlendirilmesi bakımından önemli gerekçelere dayanmakta ise de, tarafların bilgilendirilmiş muvafakatlerine hiçbir hukuki sonuç tanımayan katı bir yorum niteliği taşımaktadır.
Özellikle tarafların arabulucunun konumunu açıkça bildikleri, gerekli açıklamaların yapıldığı, hukuki yardım aldıkları ve bilgilendirilmiş muvafakatlerinin bulunduğu durumlarda; uyuşmazlığın niteliği, tarafların temsil edilme düzeyi, bilgi seviyeleri ve müzakere güçleri de değerlendirmeye dâhil edilmelidir.
Arabuluculuğun temelinde yer alan gönüllülük ilkesi ile tarafsızlık ilkesi birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Gelecekte gelişecek içtihatların ve yapılacak yasal düzenlemelerin; bir yandan arabuluculuğa duyulan kurumsal güveni korurken, diğer yandan tarafların bilinçli ve serbest iradelerine de makul ölçüde hukuki değer veren dengeli bir sistem oluşturması gerektiği kanaatindeyiz.
Aksi yöndeki katı yorumların, arabuluculuk kurumunun gelişimi, hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve taraf iradesine duyulan güven bakımından yeni tartışmaları beraberinde getirmesi kaçınılmaz görünmektedir.